YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA TEMBELLİK, DENETİM VE ZİHİNSEL EGEMENLİK: ZİHNİN OTOPİLOTU MU, İNSANIN KALDIRACI MI?
Geçenlerde
kendimi şöyle bir şey yaparken yakaladım: Aklıma bir soru takıldı ve cevabını
düşünmeye başlamadan, daha ilk saniyede elim ekrana gitti. Oysa eskiden o
soruyu bir süre zihnimde çevirir, bir kenara not eder, belki akşam bir kitabın
sayfaları arasında cevabına rastlardım. Arada geçen o süre, aslında düşünmenin
kendisiydi. Şimdi o süre neredeyse sıfır. Gelen cevap doğru muydu? Büyük
ihtimalle. Peki ben o cevaba giderken bir şey öğrendim mi? İşte orası şüpheli. Küçük bir an, ama içinde büyük bir soru saklıyor.
Çünkü mesele yapay zekânın ne kadar iyi cevap verdiği değil; biz cevabı alırken
zihnimizde neyin açık, neyin kapalı kaldığıdır. Ben dahil çoğumuz bu soruyu hiç
sormadan, çağın en güçlü aracını elimize almış durumdayız. Üstelik bu soruyu sormamızın önünde bir engel
daha var. Tartışmanın kendisi zaten yanlış bir yerden kurgulanmaktadır. Nedir
bu tartışma sorusu…?
Yapay zekâ tartışmaları ile ilgili her yerde
karşıma çıkan konu şu:
"Üretici mi olacaksın, tüketici mi?"
Soru kulağa cesur geliyor ama inanın içi boş.
Çünkü gerçek şu: Bu ülkedeki insanların büyük çoğunluğu model eğitmeyecek,
transformer mimarisi tasarlamayacak, fine-tuning yapmayacak. Yapmasına da gerek
yok. Nasıl ki iyi bir sürücü olmak için motor mühendisi olmak gerekmiyorsa,
yapay zekâdan yüksek verim almak için de yapay zekâ mühendisi veya teknikeri
olmak gerekmiyor.
Lakin iyi bir sürücü olmak için gereken ise yolu
okumak, kuralları bilmek ve direksiyonu bırakmamaktır. Asıl soru bu yüzden
"üretici misin, tüketici misin" değil. Asıl soru şudur: Direksiyon
kimde?
Arşimet'in
unuttuğumuz şartı
Yapay zekâ
için sık kullanılan bir kelime var: “Kaldıraç” Doğru bir kelime, ama yarısı hep
eksik söylenmektedir. Arşimet'in meşhur sözünü hatırlarsak: "Bana bir
dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım." Buradaki asıl
vurgu kaldıraçta değil, dayanak noktasında. Çünkü kaldıraç kuvvet
üretmez; var olan kuvveti çoğaltır. Kaldıracın iş görmesi için iki şart vardır:
sağlam bir dayanak noktası ve kolun ucuna asılan biri.
Yapay zekâ da tam olarak böyle çalışmaktadır. O
bir kuvvet kaynağı değil, bir çarpandır.
Bilirsiniz ki matematikte acımasız bir kural
vardır: “Sıfırla çarpılan her sayı sıfırdır.”
Konuya hâkim bir hukukçunun elinde yapay zekâ, üç
günlük işi üç saate indirir. Hiçbir şey bilmeyen birinin elinde ise, kulağa çok
hukuki gelen ama tamamen uydurma bir metin üretir. O kişi bunu fark edemez
bile. Halbuki ikisi de aynı aracı kullanıyor. Aradaki fark araçta değil,
dayanak noktasında.
2.400 yıllık aynı tartışma
Bu endişe yeni değil. Platon'un Phaidros
diyaloğunda, tanrı Theuth yazıyı icat edip Kral Thamus'a sunar. Kral pek memnun
olmaz: bu icat insanlara hafıza değil, unutkanlık getirecektir; onlar
bilgeliğin kendisine değil, görüntüsüne sahip olacaklardır. Sokrates bu
itirazda hem haksızdı hem haklı. Haksızdı; çünkü yazı olmasaydı bugün ne bilim
ne hukuk ne de bu satırlar olurdu. Yeni bir aracı reddetmek hiçbir zaman
kazanan strateji olmamıştır. Haklıydı ve gerçekten de olan oldu. Bir zamanlar
destanları baştan sona ezbere okuyabilen insanlar vardı; bugün kendi telefon
numaramızı zor hatırlıyoruz. Hafızayı dışarıya devrettik ve karşılığında
muazzam bir şey kazandık ama bedava olmadı.
Buradan çıkacak ders elbette ki "araç
kötüdür" değil. Ders şu: her araç bir takas teklifidir. Akıllıca
olan, teklifi reddetmek değil, neyi verdiğini bilerek kabul etmektir. Yapay
zekâ da bize bir takas teklif ediyor. Sorun, çoğumuzun sözleşmenin küçük
puntolu kısmını hiç okumadan imzalıyor olması.
Neyi devredebiliriz, Neyi Asla Devredemeyiz
Pratik ayrım
aslında oldukça nettir. Biçimlendirme, format dönüştürme, kaba çeviri, uzun
metinden ilk özet çıkarma, tekrar eden mekanik işler, boş sayfayı kırmak için
bir ilk taslak. Bunlar zihninizi geliştiren şeyler değil, sadece zamanınızı
yiyen şeyler. Rahatlıkla devredebiliriz. Neyi soracağınıza karar vermek, gelen
cevabın doğru olup olmadığına hükmetmek, ahlaki sorumluluk, nihai yargı ve
zevk. Bunlar asla ve kat’a devredilmez. Bunları devretmek demek ise insanın
ontolojik varlığını tehlikeye sokar. Yapay zekâ "Nasıl" sorusunda
çok iyidir. "Ne" ve "Neden" sorularında hâlâ BİZ gerekliyiz.
Bir araştırmacı literatür taramasını yapay zekâya yaptırabilir ama hangi
sorunun sorulmaya değer olduğuna kendisi karar vermek zorundadır. Bir yönetici
raporu yapay zekâya yazdırabilir ama altına imzayı kendisi atar ve o imzanın
anlamı, "Ben bunu okudum ve arkasındayım." demektir.
Madem Hesap Makinesi Var, Matematik Niye Öğreniyoruz?
Bu soruyu elli
yıldır çocuklar soruyor ve cevabı hiç değişmemiştir. Matematik sadece kuru bir hesaplama
değildir, sayılarla ve sembollerle derin bir düşünme biçimidir. Çarpım
tablosunu bilmeyen bir insan, hesap makinesinin verdiği cevabı kontrol edemez.
Yanlış tuşa bastığını anlayamaz. 40 lira 60 kuruş çıkması gereken hesapta 4.060
yazdığında, "burada bir terslik var" diyebilmeyi sağlayan şey hesap
makinesi değil, kendi zihnindeki büyüklük duygusudur. Yapay zekâda da durum
bire bir aynıdır, sadece riskler daha yüksektir. Çünkü halüsinasyonu (yapay zekâ
modelinin kendinden emin bir tonda uydurduğu yanlış bilgi) ancak konuyu
bilen fark eder. Hiç kitap okumamış birine yapay zekânın ürettiği yüzeysel
metin derin görünür. Hiç yazı yazmamış biri, üretilen metnin iyi mi kötü mü
olduğunu ayırt edemez. Hiç düşünmemiş biri, kendisine sunulan akıl yürütmedeki
çatlağı göremez. İşte tam da bu yüzden yapay zekâ çağında kitap okumak,
matematik öğrenmek ve kendini geliştirmek daha az değil, daha çok
önemli hale gelmeye başlamıştır. Bu sonuç, makineyle yarışmak için değil, makineyi
denetleyebilmek adına bir zorunluluktur. Havacılık sektörü bu dersi pahalıya
öğrenmiştir. Olayı hatırlarsınız: Otopilota her şeyi devreden pilotların,
gerçekten müdahale etmeleri gereken anda el becerilerinin körelmiş olduğu fark
edildi. Çözüm otopilotu kaldırmak olmadı; pilotlara belirli aralıklarla elle
uçma zorunluluğu getirmek oldu. Bize de aynısı lazım: arada bir elle uçmak.
Tembelliğin Matematiği Tersine İşler
Bileşik faizi biliyoruz.
Küçük katkılar, uzun vadede büyük servet ama bu mekanizma ters yönde de
çalışır. Bugün üşendiğiniz için atladığınız her düşünme egzersizi, hesabınızdan
çekilmiş küçük bir mevduattır. Tek başına hiçbir şey ifade etmez. Beş yıl
boyunca her gün tekrarlandığında ise ortaya şu çıkar: Yapay zekâsız hiçbir şey
yapamayan, onun söylediğini doğrulayacak donanımı da olmayan bir kullanıcı. O
noktada araç artık kaldıraç değildir. Adeta sağlam da olmayan bir koltuk
değneğidir. Aradaki farkı iyi görmek gerekiyor: Değnek, yürümenizi sağlar
ama bacağınızı zayıflatır. Kaldıraç ise ancak kendi kuvvetinizle birleştiğinde
iş görür. Aynı alet, iki bambaşka ilişki biçimi.
Kontrolü Elde Tutmanın Beş Pratiği
Teori güzel de günlük hayatta bu ne demek? Kendi
kullandığım ve işe yaradığını gördüğüm birkaç kural:
1. Sırayı Bozmayın. Önce siz
düşünün, sonra sorun. Boş sayfayı ilk dolduran siz olun, kaba, dağınık, yarım
da olsa. Zihniniz kendi cevabını üretmeden makineninkini görürse, artık o
cevabı değerlendiremezsiniz; sadece zamanın da aceleci haykırmasıyla kabul
edersiniz.
2. Doğrulamayı Asla Devretmeyin. Özellikle
sayı, tarih, mevzuat maddesi ve kaynak isimlerinde. Yapay zekâ kardeşimiz
bunları uydurmakta fazlasıyla yeteneklidir.
3. Cevabı Değil, Akıl Yürütmeyi İsteyin. "Bunu
bana yaz" yerine "Bunu nasıl kurgulamalıyım, hangi seçenekler var,
hangisinin zayıf yanı ne" diye sorun. Birincisi işinizi bitirir, ikincisi
sizi geliştirir.
4. Düzenli Olarak Elle Uçun. Haftada bir
metni kendiniz yazın, bir problemi kendiniz çözün. Kasları çalıştırmak için.
5. Sorumluluğu Üstlenin. "Yapay
zekâ öyle demişti" diye bir mazeret yok. Altına imza atan sizsiniz.
Peki "Üretici Olmak" Nedir?
Yazının başındaki yanlış soruya geri dönelim ve
düzeltelim.
Üretici olmak, model eğitmek demek değildir.
Üretici olmak, kendi katkınızı katmadan çıktı vermemek demek. Yapay
zekânın ürettiği ham malzemeye kendi bilginizi, yargınızı, tecrübenizi ve yerel
bağlamınızı ekleyip ortaya sizden bir şey çıkarmak demek. Bir öğretmen, yapay
zekâya hazırlattığı ders planını kendi sınıfını tanıyarak yeniden düzenliyorsa
üreticidir. Bir esnaf, üretilen metni kendi müşterisinin diline çeviriyorsa
üreticidir. Kod yazmak şart değil; ama anlam katmak şarttır. Ülkemiz
ölçeğinde de denklem aynı şekilde büyümektedir. Türkiye üretken yapay zekâyı en
hızlı benimseyen ülkeler arasında bu iyi bir haber ama yarısı eksik. Ham veriyi
dışarıya verip işlenmiş hizmeti geri satın alan bir ekonomi, o ticaretin kârlı
tarafında durmuyor demektir. Türkçe dil modelleri ve veri egemenliği tartışması
tam olarak bu yüzden teknik değil, stratejik bir başlıktır ama bu, bireysel
ölçekteki gerçeği değiştirmiyor, ülkenin dayanak noktası da sonuçta tek tek
insanların zihni değil mi?
Ne Yapmalıyız
Yapay zekâ ne
kaçınılması gereken bir tehlike ne de her derde deva bir mucize. O bir kaldıraç
ve kaldıracın tek bir şartı var Dayanak noktasının sağlam olması. Mesele,
zihni otopilota bağlamakla kaldıraca yaslanmak arasındaki farkı görebilmektir.
Otopilotta işlem hep sıfırla çarpmaya çıkar. Kaldıraçta ise ortaya koyduğunuz
her birim, katlanarak geri döner. Bu yüzden bu çağda yapılacak en akıllı
yatırım, en yeni modele abone olmak değil. Hâlâ kitap okumak. Hâlâ matematik
çalışmak. Hâlâ kendi kafasıyla düşünmek. İnsanca ve pek insanca yaşamaya devam
etmek. Çünkü makineler güçlendikçe, onu denetleyebilecek zihnin değeri azalmaz
kat be kat artar.

Yorumlar
Yorum Gönder