İnsanlık, Kendi Hikâyesini Kaybettiğinde: Nexus, Yapay Zekâ ve Sessiz Failin Yükselişi

 


    Tarih bilimine sadık kalarak insanlığın gelişim seyrine baktığımda, inkâr edilemez bir ilerleme görüyorum. Ateşin denetim altına alınmasından tarıma, yazının icadından sanayi devrimine, oradan dijital çağa uzanan çizgide insanlık; üretme, hesaplama ve kontrol etme kapasitesini sürekli artırdı. Bu yüzden insanlık tarihini çoğu zaman bir ilerleme masalı olarak anlatmayı severiz: Daha çok bilgi, daha gelişmiş teknoloji, daha büyük güç… Ancak tam da bu noktada durup sormak gerekir: Eğer gerçekten ilerliyorsak, neden aynı anda daha kırılgan, daha yönlendirilebilir ve daha savrulmuş hissediyoruz? Belki de sorun, ilerlemenin varlığında değil; ilerlemeyi neyle ölçtüğümüzde yatıyordur. Yuval Noah Harari’nin Nexus kitabı, bu rahatsız edici soruyu merkeze alır ve şu gerçeği fısıldar: Bilgi bizi zorunlu olarak bilgeleştirmedi. Aksine, bilgi çoğu zaman hakikati derinleştirmekten çok, insanları ortak anlatılar etrafında birbirine bağlayan bir yapıştırıcı işlevi gördü. Gücümüz arttı, fakat bu gücü yönetecek bilgelik aynı hızda büyümedi.

Bilgi Hakikat Değildir, Bağdır

   Yuval Noah Harari’nin Nexus kitabını incelediğimde, ünlü yazarın bilgi kavramını alışıldık kalıpların dışına çıkararak yeniden anlamlandırması beni derinden etkiledi. Çünkü Harari, yüzyıllardır neredeyse sorgusuz kabul ettiğimiz “bilgi = gerçek” denkliğini kökten sarsıyor. İnsanlık tarihi boyunca en güçlü bilgi ağlarının, en doğru bilgiyi taşıyanlar değil; en çok inandıran, en fazla insanı ortak bir anlatı etrafında toplayabilen yapılar olduğunu hatırlatıyor. Mitler, ideolojiler, kutsal metinler ve ulusal destanlar bu yüzden yalnızca kültürel ürünler değil, aynı zamanda devasa bağ kurma mekanizmalarıdır. Bilgi çoğu zaman gerçeği yansıtmak için değil; dağınık bireyleri senkronize edebilmek, onları aynı duyguya, aynı hedefe ve aynı davranış kalıbına yönlendirmek için evrimleşmiştir. Bir marş gibi… Marşın doğruluğu ya da yanlışlığı sorgulanmaz; önemli olan binlerce insanı aynı anda ayağa kaldırabilmesi, aynı adımı attırabilmesi ve ortak bir ritim yaratabilmesidir. Harari’nin asıl rahatsız edici tespiti de burada belirginleşir: Bilgi, hakikatin hizmetkârı olmak zorunda değildir; çoğu zaman düzenin ve kolektif hareketin hizmetindedir.

Bürokrasi: İnsanlığın İlk Algoritması

   Yazı icat edildiğinde insan özgürleşmedi; aksine kayda geçti, sınıflandırıldı ve dosyalaştı. Harari’nin Nexus’ta dikkat çektiği gibi, yazının ve bürokrasinin doğuşu, insan hayatının karmaşıklığını satırlara, sütunlara ve çekmecelere indirgeme ihtiyacından doğdu. Bürokrasi, insanı olduğu hâliyle anlamaya çalışmaz; onu yönetilebilir kılacak kadar basitleştirir. Bu yüzden bireyin değeri, gerçeğinden ya da yaşanmışlığından değil, sistem içinde kayıtlı olup olmamasından belirlenir. Bir insanın varlığı, bir belgeye; kaderi ise bir dosyanın içeriğine bağlanır. Harari’nin tarihsel örneklerle gösterdiği gibi, bürokratik akıl ne merhamet taşır ne de kötülük; yalnızca kendisine verilen talimatı eksiksiz uygular. Bugün yapay zekâya yönelttiğimiz pek çok eleştirinin kökünde de bu unutulmuş gerçek yatar. Çünkü yapay zekâ gökten inmiş yabancı bir varlık değildir; insanlığın yüzyıllardır inşa ettiği bürokratik aklın, yani insanı veriye indirgeme eğiliminin mantıksal ve teknolojik devamıdır.

Yeni Kırılma: Araçtan Faile

   Matbaa kitap yazmazdı; yalnızca yazılanı çoğaltırdı. Radyo konuşmazdı; bir insanın sesini iletirdi. Tarih boyunca insanlığın ürettiği tüm bilgi teknolojileri, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, nihayetinde birer araçtı. İrade insandaydı, karar insandaydı, sorumluluk insandaydı. Ancak yapay zekâ ile birlikte bu kadim düzen ilk kez bozuldu. Çünkü yapay zekâ yalnızca bilgiyi taşımıyor; bilgiyi işliyor, yorumluyor ve sonuç üretiyor. Bugün kime kredi verileceğine, kimin işe alınacağına, hangi haberin görünür kılınacağına ya da hangi davranışın “riskli” sayılacağına artık insanlar değil, algoritmalar karar veriyor. Daha da çarpıcı olan ise şu: Bu kararların nasıl alındığını çoğu zaman ne kullanıcılar ne de sistemi geliştirenler tam olarak açıklayabiliyor. İlk kez tarihte, düşünme biçimini tam olarak kavrayamadığımız bir zekâ türüne yetki devrediyoruz. Yapay zekâ artık bir çekiç ya da bir matbaa değil; karar alan, tercih yapan ve sonuçları insan hayatına doğrudan etki eden bir faildir. Bu durum, teknolojik bir hızlanmadan öte, insanlık tarihinde ontolojik bir eşiğe işaret eder.

Yabancı Zekâ: İnsanımsı ama İnsan Olmayan Bir Akıl

   Yapay zekâ insan gibi düşünmüyor; belki de asıl mesele tam olarak burada başlıyor. Çünkü onu sorunlu kılan şey, insan aklını taklit edememesi değil; insan aklını merkeze almak zorunda olmaması. Yapay zekâ sezgiye, niyete, ahlâkî tereddüde ya da yaşanmışlığa dayanmaz. O, veriler arasındaki örüntülere bakar ve bizim çoğu zaman fark edemediğimiz bağlantılar üzerinden sonuçlar üretir. AlphaGo’nun, dünya şampiyonunu yenen ve hiçbir insanın anlamlandıramadığı meşhur hamlesi bu yüzden bir kırılma anıydı. Bu hamle irrasyonel değildi; aksine son derece etkiliydi. Ancak insan aklının yüzyıllardır kurduğu sezgisel stratejilerin tamamen dışındaydı. Buradan çıkan ders şudur: Yapay zekâ irrasyonel değil, bize yabancı bir rasyonaliteye sahiptir. Bu yabancılık mutlaka bir tehdit anlamına gelmez; fakat denetim, sorumluluk ve birlikte yaşama kavramlarını yeniden düşünmemizi zorunlu kılar.

Açıklanamazlık Sorunu: Dijital Diktatörlük ve Kara Kutu ile Yaşamak

   Tarih bize şunu gösterdi: Geçmişteki diktatörlükler yalnızca ahlâkî nedenlerle değil, çoğu zaman bilgiye yetişemedikleri için çöktüler. Merkeziyetçi rejimler, milyonlarca insanın ve sayısız yerel ihtiyacın ürettiği veriyi zamanında işleyemedi. Bilgi filtrelendi, gecikti ve korku nedeniyle çarpıtıldı. Ancak bugün yapay zekâ sayesinde bu tarihsel engel büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Kameralar uyumaz; algoritmalar unutmaz. Üstelik en tehlikeli yönleri şudur: İtiraz etmezler. Harari’nin işaret ettiği açıklanamazlık sorunu, bu yeni dönemin temel kırılma noktasıdır. Kararların nasıl alındığını tam olarak bilmediğimiz, gerekçesini sorgulayamadığımız bir güçle karşı karşıyayız. Bu yalnızca teknik değil, siyasal ve ahlâkî bir meseledir. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadelesi, yalnızca bir bağımsızlık savaşı değil; sorgulanamaz iktidara, dogmaya ve keyfî yönetime karşı aklın ve bilimin mücadelesidir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, mutlak otoriteye karşı açık bir tavırdır. Bugün dijital çağda karşı karşıya olduğumuz risk de özünde aynıdır: İnsan iradesinin ve hesap verebilirliğin, açıklanamayan bir kara kutuya teslim edilmesi.

Güç ile Bilgelik Arasındaki Kırılma

   İnsanlık bugün benzersiz bir eşiğin üzerinde duruyor. Hiç bu kadar güçlü olmamıştık; aynı zamanda hiç bu kadar yönlendirilebilir de olmamıştık. Yapay zekâ, bilgi ağlarını genişletti ve karar alma süreçlerini hızlandırdı. Ancak bu güç artışı, bilgelik artışıyla kendiliğinden gelmedi. Yuval Noah Harari’nin Nexus kitabı, tam da bu noktada okuyucuyu rahatsız eden ama gerekli bir yüzleşmeye davet eder. Kitap, korku üretmez; farkındalık inşa eder. İlerleme ile bilgelik arasındaki farkı hatırlatır ve insanlığın kendi yarattığı ağlar karşısındaki sorumluluğunu düşünmeye zorlar. Nexus, geleceğe dair kehanetlerden çok, bugüne dair bir muhasebedir. Ve belki de bu yüzden, görmezden gelinmemesi gereken bir metindir.

Yorumlar

  1. Sayın Ejder Kizikli Nexus üzerine yaptığınız değerli analizi okudum. Harari'nin görüşlerini çok net biçimde açıklamışsınız. Benim için çok faydalı oldu.Zihnimde yepyeni bağlantı lar oluşturdu. Emeğinize ve bilginize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Bilgi paylaşınca değer kazanır.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Teknoloji ve Kalkınma Enstitüleri: Köy Enstitüleri Ruhunun Dijital Çağ Yorumu

Düşünen Makineler, Sorgulayan İnsanlar: Yapay Zekâ Felsefesine Derin Bir Bakış

MAKİNE ANLAMAYA ÇALIŞIYOR: NLP’NİN SIRLARI